Seyirci, Büyülü Sözcük

sahnede performans sergileyen insanlar
Fotoğraf Kyle Head‘e ait. Unsplash‘ten.

Seyirci önüne ilk ne zaman çıktığınızı hatırlıyor musunuz? “Hiç bir zaman” diyenleri duyar gibiyim. Aslında çıktınız. En azından hayalini kurmuş olmalısınız. Nasıl mı?

Hayatın temel iç güdüsü sağ kalmak, varlığını sürdürebilmek. Çoğu zaman tercihlerimizi bilinçli olarak ya da fark etmeden, varlığımızı en iyi şekilde sürdürmemizi sağlayacak seçeneklerden yana yapıyoruz. İnsan türü için hayatta kalmak aslında sadece fiziksel gereksinimlerini karşılamak anlamına gelmiyor. Toplum tarafından kabul edilmek, onaylanmak da en derin ihtiyaçlarımızdan.

Biliyoruz ki insan türü hikaye anlatma yeteneği kazandığı ve başkalarını bu hikayelere inandırabildiği için bugünlere gelmeyi başarmış. Topluluk olarak da bireysel olarak da, varlığımız hikaye anlatıcılığı üzerinde şekillenmiş. Yaşadıkça hikayelerimizi inşa ediyor, bunları sevdiklerimizle paylaşıyoruz. Sanıyorum girişte ne demek istediğim şimdi daha açık: Bir seyirci kitlesi önünde oyununuzu sergilemek için aktör ya da aktris olmanız gerekmiyor. Zaten sürekli kendi oyunuzu oynuyor, kendinizi anlatma biçiminizle bir performans sergiliyorsunuz.

Hayali seyirciden gerçek seyirciye

Çocukken evimizin salonuna kapanır, elime aldığım saç fırçasını mikrofon yaparak hayali seyircim önünde konserler verirdim. İlkokul günlerimde bunu yaptığımı net olarak hatırlıyorum. Okul korosunda söylemeye başladığımda on bir yaşımdaydım. Hayali seyirciden gerçek seyirci önüne ilk çıkışımdı bu. Daha sonra da bandoya katıldım. İlkokul-ortaokul dönemlerimde artık seyirci nedir biliyordum.

Yıllar geçtikçe kendimi kalabalıklar önünde ifade etmenin bir başka yolunu daha keşfettim: Yazmak. Açıkçası, arkadaşlarım yazdıklarımı okumayı sevdiklerini, mutlaka devam etmem gerektiğini söyleyene dek, başka insanları etkileyecek, hoşlarına gidecek metinler yazabileceğimin farkında değildim. Çocukluğumda da gençliğimde de çok utangaç bir insandım. Konuşkan değildim, insanlarla iletişim kurmak konusunda çekingendim. Çok hayal kurardım, hayallerim detaylı ve renkli olurdu ama iş konuşmaya gelince kendimi ifade etmekte epeyce güçlük çekerdim. İyi hayal kuran ama konuşmayı beceremeyen biriydim.

Okumayı severdim ama yazmayı da sevdiğimi bilmiyordum

Uzun yıllar çocukluk arkadaşlarımdan uzakta bir şehirde yaşadım. O yıllarda internet forumları çok popülerdi. Henüz Facebook, Instagram ya da Whatsapp’in olmadığı zamanlar… O dönemde insanlar internetteki forumlarda yoğun iletişim kurarlardı. Ankara Fen Lisesi’nden mezunum. Okulumun internet forumunu bulduğumda tereddütsüz katıldım ve kısa sürede en çok yazan kişilerden biri oldum.

Bir gün bir arkadaşım bazı yazılarımı bir blogda toplamamı önerdi. Bu fikre başta sıcak bakmadım. Sürekli değil, hayatın akışında içimden ne geliyorsa öyle yazdığımdan bir blogu canlı tutacak kadar yazamayacağımı düşündüm. Ama sonra başka arkadaşlarımın da olumlu desteklerini görünce, insanların sevdiği bir tarzım olduğunu fark ettim. Aslında tamamen kişisel hikayelerimi anlatıyordum. Amacım kendimi başkalarının verdiği tepkileri de dikkate alarak iyileştirmek, en başta kendime iyi gelmekti. Yazmak bana ihtiyaç duyduğum güvenli alanı sağlıyordu. Benim için konuşarak kendimi ifade etmekten daha kolaydı. Yazılarımı göndermeden önce okuyup düzeltme yapabiliyordum, konuşurken böyle bir seçeneğim olmazdı. Maalesef mükemmelliyetçi bir kişilik yapım olduğundan hata yapmaktan korkuyordum.

Öz farkındalığımı başka insanların tepkilerine bakarak kazandım, tabii buna hala “öz” farkındalık denebilirse 🙂 Yazma potansiyelimi bir çok insan iyi yazdığımı söyleyince fark ettim. Böylece ilk blogumu yazmaya başladım. Yazılarımın sevilmesinin nedeni sanırım açık yürekli ve samimi olmamdı. Başkalarından öğrenmeyi, öğrendiklerimin üzerine kendi renklerimi eklemeyi çok seviyordum. Bu stil başkaları nezdinde de güzel karşılık buldu.

Yazarak ilerlediğim bu yolda, çeşitli karakterlerdeki insanların aynalarında yansımalarımı görmek bana çok şey kazandırdı. Altı yıl kadar forumlarda aktif olarak yazdım. O yolculuk sona erdiğinde ben de başka bir insana dönüşmüştüm. Bir yolculuk hiç bir zaman bitmez ama özellikle o yıllar en köklü değişiklikleri tetikleyen yıllar oldu.

Yaş aldıkça kendimi de daha iyi tanıdım

Her şeyden önce geçmişimle barışmaya başladım. Affettim. Yüklerimi bıraktığım için olsa gerek çok daha özgür hissettim. Kırklı yaşlarım benim için çok değerli çünkü o yıllarda taşlar yerine oturdu, ben de kendime daha güvenli biri haline geldim. Şu anda kırk sekiz yaşındayım ve eminim ellili yaşlarımda daha da iyi hissedeceğim. Artık şunu biliyorum ki ben yazmayı, müzikli bir dünyanın içinde olmayı ve kendimi iki farklı dilde de ifade etmeyi seviyorum. İşte burada, bu blogda, bunların hepsini yapıyorum. Kişisel hikayelerimi hem İngilizce hem Türkçe yazarak anlatıyorum ve yol arkadaşım da çellom Josephine. Birlikte müzikli hikayeler yaşıyor ve bunları sizlerle paylaşıyoruz.

Yaş aldıkça hayatın akıllıca oynanması gereken bir oyun olduğunu fark ettim. Doğumdan ölüme dek hepimiz kişisel sahnelerimizde oyunlarımızı sergiliyoruz. Herkesin hayatta kalmak, varlığını sürdürmek ve anlamlandırmak için sahiplendiği duygular, davranışlar başka başka. Ben de her duygudan, her davranış biçiminden dengeli ve yeterli oranda barındıran bir oyun kurguluyorum yolculuğumda.

Evet, bu blog benim sahnem. Hikayelerime, hayata sunduğum müziğe ilgi duyan herkes de seyircim. Kabul görmek için seyirciye ihtiyacınız var, evet. Ama bundan da öte, bir seyirciniz olması aslında hayata değer kattığınız anlamına geliyor. Demek ki birilerinin bir ihtiyacına cevap veriyorsunuz, sorun çözüyorsunuz. Belki deneyimlerinizi paylaştığınızda rol model oluyorsunuz. Belki renk katıyorsunuz başka yaşamlara. Ya da belki sıcacık, içten konuşmalarınızla bir kahve molasının eşlikçisi oluyorsunuz. Her nasıl olursa olsun, son tahlilde, insanların iyi hissetmesine destek oluyorsunuz.

Hayat seyirci ile daha güzel

Bu sadece bir alkış meselesi değil. Hayatı yaşamaya değer kılan iki yönlü bir etkileşim. Hepimiz kendimizi değerli hissetmek, yaşamımızın bir anlamı olduğuna inanmak istiyoruz. Kendimizi özgürce ifade etmeyi önemsiyoruz. Tüm bu ihtiyaçları kişisel olmaktan çıkarıp başkalarının faydasına sunduğumuzda, oyunumuz gerçekten de seyretmeye değer oluyor. Başkalarına fayda sundukça biz de onlardan bir şeyler alıyoruz. İşte bu, hayatta kalmanın, varlığını anlamlı kılmanın çok güzel, değerli bir yolu.

sahnedeki performansa eşlik eden seyirci
Fotoğraf Debby Ledet‘e ait. Unsplash‘ten.

O halde, sizleri kendi seyircinizi keşfetmeye davet ediyorum. Onlara hangi değerleri sunabilirsiniz, bir bakın derim. Tatmin edici, mutluluk verici bir hayat yaşamanın anahtarı kendinizle birlikte başkalarına da fayda sunmaktan geçiyor. Elinden gelenin en iyisini yapan, verebileceğinin en iyisini veren insan elbette bu çabasının karşılığını alır. Bu çabanın çok üst düzey bir performans olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her şeyden önce biricik; sizi ve sizin deneyimlerinizi içeriyor çünkü. Dahası, çok değerli, çünkü kendinizi büyütmek için elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz ve sizden yansıyan güzellikler doğal olarak başkalarının hayatına da anlamlı katkılar sağlıyor.

Emin olun ki insanlık bunu takdir edecektir. Oyun için teşekkürler. Hayatınızın, o biricik performansınızın sorumluluğunu aldığınız için teşekkürler. Alkışlar sizin için.

Leave a Reply

Discover more from Journey With Josephine

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading