Babalık Çocuklarınıza Sımsıkı Sarılmaktır

çocuklarına sımsıkı sarılmış bir baba. babalık güzel şey.
Fotoğraf Juliane Liebermann‘e ait. Unsplash’ten.

Bir erkek babasını kaybettiğinde gerçek bir adam olur. Bir adam çocukları büyürken gerçek bir baba olur. Babalık çocuklarınıza hayatları boyunca eşlik etmek demektir.

Evliyim. Üç yetişkin kızımız var. Çocukken en büyük hayalim bir sürü çocuğumun olduğu kocaman bir aile kurmaktı. Benim için büyük aile hayatın tadıydı. Hala da aynı şekilde hissediyorum. Annem ve babam ben on beş yaşımdayken ayrıldılar. Çocukluğumun pek hoş anılarla dolu olduğu söylenemez. Belki de bu yüzden aile benim için her zaman hayatın merkezinde bir kavram oldu.

Eşimin ailesi hayli kalabalık. Kardeşleri, kuzenleri derken hakikaten büyük aile. Birbirimizle karşılaştığımızda bir aile kurmaya ve çocuk sahibi olmaya çok da hazır değildik. Öğrenecek çok şeyimiz vardı. Ama biliyorsunuz hayat hep planlar üzerine yürümüyor. Biz de evleniverdik. Niyetimiz güzel bir aile kurmaktı, fakat nasıl yapacağımızı pek bilmiyorduk.

Ailem hakkında en çok gurur duyduğum şey öğrenmeyi çok seviyor olmamız. Çocuklarımız büyürken biz de onlarla birlikte çok değiştik, değişime direnmedik. Çocuklarımızı dinledik ve isteyerek değiştik diyebilirim ama bazen de değişmeye mecbur kaldık. Sonuç olarak, şöyle bir geriye baktığımda, bir aile kurmayı başardık diyebilirim. Bunu düşündükçe yüzüme kocaman, sıcacık bir gülümseme yerleşiyor.

kızlarımız küçükken
Kızlarımız küçükken

Bir kız çocuğunun hayatında babanın çok önemli bir yeri var

Benim babam askerdi, çocukluğu da çok zor koşullarda geçmişti. Bu nedenle duygularını belli edemezdi. Karşılıklı duygu ifade ettiğimizi hiç hatırlamıyorum. Ama bugün baktığımda bizi aslında çok sevdiğini anlıyorum. Babam nasıl öğrenmişse bize de öyle davranıyordu. Eminim ki bizim için en iyisini yapmaya çalışıyor, öyle yaptığını da düşünüyordu. Yıllarca başka bir şehirde yaşadıktan sonra tekrar ailemin olduğu şehre dönme nedenlerimden biri de babamla artık daha derin bir iletişim kurmak istememdi.

Eşimin babasını yirmi yıl önce kaybettik. Onun yaşamı da güçlüklerle doluydu, haliyle çocuklarıyla çok yakın olamamış, geçim derdiyle yorulmuştu. Eşim babasını çok özlüyor ve onunla daha yakın olamadığı, baba-oğul ilişkisini derinden yaşayamadığı için üzülüyor. Bizler yaşlandıkça ve bilgeleştikçe, kendi ebeveynlik tecrübemiz arttıkça anne-babalarımızı daha iyi anlıyor, onlara hak vermeye başlıyoruz.

İşte şimdi kendi çocuklarımız var. Biz de ebeveyniz artık. Anne babalarımızla aynı “hata”ları yapmak istemesek de, çocuklarımızın da bizim anne babalığımızla ilgili şikayetleri oldu. Yeterince hassas ya da anlayışlı olmadığımızı düşündüler, bunu dile getirdiler. Ebeveynlik zor iş, öğrenmeye daima istekli olmanız, sakin kalmanız, açık yürekli olmanız gerekiyor.

Eşime babalığı için teşekkür etmek istiyorum

Görüyorum ki yıllar içerisinde çok şey öğrendi. Kalbinde kızları için derin bir sevgi olduğu muhakkak ama bunu göstermeyi öğrenmesi ayrıca takdire şayan. Kızlarıyla sürekli konuşan, yürümek istedikleri yollarda onları destekleyen bir baba. Çocuklardan birinin bir derdi olsa uyuyamadığını iyi bilirim. Geceleri telefonunun sesini kapatmaz, yıllar önce kızlarımızdan biri okul için şehir değiştirdiğinde gelişen bir davranış bu, çocuklardan birinin başı dertte olur da kendisine ulaşamaz diye her an uyanmaya hazır olur. Önceleri bunu fazla panik ve obsesyon sanıyordum ama şimdi anlıyorum ki bu babalık.

Aynen babası gibi o da dışarıda yemek yemeyi çok sevmez. Güzel, lezzetli ne varsa ayırıp eve getirmek, çocuklarıyla paylaşmak ister. Evet, hala böyle, bu zamanda bile. Onun bu eski zaman babalığını seviyorum, çok değerli geliyor bana.

Covid-19 günlerinde neredeyse tamamen evdeyiz ve çocuklarımızla daha çok zaman geçiriyoruz. “Babamız” yemeklerimizi pişiriyor, alışverişimizi yapıyor, kedilerimizin bakımıyla ilgileniyor. Ben evden çalışırken o da ev yaşamımızı organize ediyor. Karakalem çizmeye başladı, gayet de güzel ilerliyor. Şiir yazıyor. Ben pencerenin diğer tarafında masamda çalışırken onun da balkondaki masasında çalışıyor olduğunu görmek içimi ısıtıyor. Vaktimiz hep evde geçtiğinden kendi sıcak ve huzurlu köşelerimizde işlerimizle ilgilenmemiz, sonra yemeklerde ya da ortak zamanlarda bir araya gelmemiz çok hoşuma gidiyor. Sanıyorum biz bir aile kurmayı ve aile olmayı becerebildik.

Sevgili “babamız”, açık yürekliliğin için sana teşekkür ediyoruz. Her zaman öğrenmeye isteklisin ve bir dağ gibi ayaktasın. Bize güven veriyorsun. Babalar günün kutlu olsun!

babamız balkonda çizim yaparken
Babamız balkonda çizim yaparken
işte o şapka
İşte o şapka.

Seyirci, Büyülü Sözcük

sahnede performans sergileyen insanlar
Fotoğraf Kyle Head‘e ait. Unsplash‘ten.

Seyirci önüne ilk ne zaman çıktığınızı hatırlıyor musunuz? “Hiç bir zaman” diyenleri duyar gibiyim. Aslında çıktınız. En azından hayalini kurmuş olmalısınız. Nasıl mı?

Hayatın temel iç güdüsü sağ kalmak, varlığını sürdürebilmek. Çoğu zaman tercihlerimizi bilinçli olarak ya da fark etmeden, varlığımızı en iyi şekilde sürdürmemizi sağlayacak seçeneklerden yana yapıyoruz. İnsan türü için hayatta kalmak aslında sadece fiziksel gereksinimlerini karşılamak anlamına gelmiyor. Toplum tarafından kabul edilmek, onaylanmak da en derin ihtiyaçlarımızdan.

Biliyoruz ki insan türü hikaye anlatma yeteneği kazandığı ve başkalarını bu hikayelere inandırabildiği için bugünlere gelmeyi başarmış. Topluluk olarak da bireysel olarak da, varlığımız hikaye anlatıcılığı üzerinde şekillenmiş. Yaşadıkça hikayelerimizi inşa ediyor, bunları sevdiklerimizle paylaşıyoruz. Sanıyorum girişte ne demek istediğim şimdi daha açık: Bir seyirci kitlesi önünde oyununuzu sergilemek için aktör ya da aktris olmanız gerekmiyor. Zaten sürekli kendi oyunuzu oynuyor, kendinizi anlatma biçiminizle bir performans sergiliyorsunuz.

Hayali seyirciden gerçek seyirciye

Çocukken evimizin salonuna kapanır, elime aldığım saç fırçasını mikrofon yaparak hayali seyircim önünde konserler verirdim. İlkokul günlerimde bunu yaptığımı net olarak hatırlıyorum. Okul korosunda söylemeye başladığımda on bir yaşımdaydım. Hayali seyirciden gerçek seyirci önüne ilk çıkışımdı bu. Daha sonra da bandoya katıldım. İlkokul-ortaokul dönemlerimde artık seyirci nedir biliyordum.

Yıllar geçtikçe kendimi kalabalıklar önünde ifade etmenin bir başka yolunu daha keşfettim: Yazmak. Açıkçası, arkadaşlarım yazdıklarımı okumayı sevdiklerini, mutlaka devam etmem gerektiğini söyleyene dek, başka insanları etkileyecek, hoşlarına gidecek metinler yazabileceğimin farkında değildim. Çocukluğumda da gençliğimde de çok utangaç bir insandım. Konuşkan değildim, insanlarla iletişim kurmak konusunda çekingendim. Çok hayal kurardım, hayallerim detaylı ve renkli olurdu ama iş konuşmaya gelince kendimi ifade etmekte epeyce güçlük çekerdim. İyi hayal kuran ama konuşmayı beceremeyen biriydim.

Okumayı severdim ama yazmayı da sevdiğimi bilmiyordum

Uzun yıllar çocukluk arkadaşlarımdan uzakta bir şehirde yaşadım. O yıllarda internet forumları çok popülerdi. Henüz Facebook, Instagram ya da Whatsapp’in olmadığı zamanlar… O dönemde insanlar internetteki forumlarda yoğun iletişim kurarlardı. Ankara Fen Lisesi’nden mezunum. Okulumun internet forumunu bulduğumda tereddütsüz katıldım ve kısa sürede en çok yazan kişilerden biri oldum.

Bir gün bir arkadaşım bazı yazılarımı bir blogda toplamamı önerdi. Bu fikre başta sıcak bakmadım. Sürekli değil, hayatın akışında içimden ne geliyorsa öyle yazdığımdan bir blogu canlı tutacak kadar yazamayacağımı düşündüm. Ama sonra başka arkadaşlarımın da olumlu desteklerini görünce, insanların sevdiği bir tarzım olduğunu fark ettim. Aslında tamamen kişisel hikayelerimi anlatıyordum. Amacım kendimi başkalarının verdiği tepkileri de dikkate alarak iyileştirmek, en başta kendime iyi gelmekti. Yazmak bana ihtiyaç duyduğum güvenli alanı sağlıyordu. Benim için konuşarak kendimi ifade etmekten daha kolaydı. Yazılarımı göndermeden önce okuyup düzeltme yapabiliyordum, konuşurken böyle bir seçeneğim olmazdı. Maalesef mükemmelliyetçi bir kişilik yapım olduğundan hata yapmaktan korkuyordum.

Öz farkındalığımı başka insanların tepkilerine bakarak kazandım, tabii buna hala “öz” farkındalık denebilirse 🙂 Yazma potansiyelimi bir çok insan iyi yazdığımı söyleyince fark ettim. Böylece ilk blogumu yazmaya başladım. Yazılarımın sevilmesinin nedeni sanırım açık yürekli ve samimi olmamdı. Başkalarından öğrenmeyi, öğrendiklerimin üzerine kendi renklerimi eklemeyi çok seviyordum. Bu stil başkaları nezdinde de güzel karşılık buldu.

Yazarak ilerlediğim bu yolda, çeşitli karakterlerdeki insanların aynalarında yansımalarımı görmek bana çok şey kazandırdı. Altı yıl kadar forumlarda aktif olarak yazdım. O yolculuk sona erdiğinde ben de başka bir insana dönüşmüştüm. Bir yolculuk hiç bir zaman bitmez ama özellikle o yıllar en köklü değişiklikleri tetikleyen yıllar oldu.

Yaş aldıkça kendimi de daha iyi tanıdım

Her şeyden önce geçmişimle barışmaya başladım. Affettim. Yüklerimi bıraktığım için olsa gerek çok daha özgür hissettim. Kırklı yaşlarım benim için çok değerli çünkü o yıllarda taşlar yerine oturdu, ben de kendime daha güvenli biri haline geldim. Şu anda kırk sekiz yaşındayım ve eminim ellili yaşlarımda daha da iyi hissedeceğim. Artık şunu biliyorum ki ben yazmayı, müzikli bir dünyanın içinde olmayı ve kendimi iki farklı dilde de ifade etmeyi seviyorum. İşte burada, bu blogda, bunların hepsini yapıyorum. Kişisel hikayelerimi hem İngilizce hem Türkçe yazarak anlatıyorum ve yol arkadaşım da çellom Josephine. Birlikte müzikli hikayeler yaşıyor ve bunları sizlerle paylaşıyoruz.

Yaş aldıkça hayatın akıllıca oynanması gereken bir oyun olduğunu fark ettim. Doğumdan ölüme dek hepimiz kişisel sahnelerimizde oyunlarımızı sergiliyoruz. Herkesin hayatta kalmak, varlığını sürdürmek ve anlamlandırmak için sahiplendiği duygular, davranışlar başka başka. Ben de her duygudan, her davranış biçiminden dengeli ve yeterli oranda barındıran bir oyun kurguluyorum yolculuğumda.

Evet, bu blog benim sahnem. Hikayelerime, hayata sunduğum müziğe ilgi duyan herkes de seyircim. Kabul görmek için seyirciye ihtiyacınız var, evet. Ama bundan da öte, bir seyirciniz olması aslında hayata değer kattığınız anlamına geliyor. Demek ki birilerinin bir ihtiyacına cevap veriyorsunuz, sorun çözüyorsunuz. Belki deneyimlerinizi paylaştığınızda rol model oluyorsunuz. Belki renk katıyorsunuz başka yaşamlara. Ya da belki sıcacık, içten konuşmalarınızla bir kahve molasının eşlikçisi oluyorsunuz. Her nasıl olursa olsun, son tahlilde, insanların iyi hissetmesine destek oluyorsunuz.

Hayat seyirci ile daha güzel

Bu sadece bir alkış meselesi değil. Hayatı yaşamaya değer kılan iki yönlü bir etkileşim. Hepimiz kendimizi değerli hissetmek, yaşamımızın bir anlamı olduğuna inanmak istiyoruz. Kendimizi özgürce ifade etmeyi önemsiyoruz. Tüm bu ihtiyaçları kişisel olmaktan çıkarıp başkalarının faydasına sunduğumuzda, oyunumuz gerçekten de seyretmeye değer oluyor. Başkalarına fayda sundukça biz de onlardan bir şeyler alıyoruz. İşte bu, hayatta kalmanın, varlığını anlamlı kılmanın çok güzel, değerli bir yolu.

sahnedeki performansa eşlik eden seyirci
Fotoğraf Debby Ledet‘e ait. Unsplash‘ten.

O halde, sizleri kendi seyircinizi keşfetmeye davet ediyorum. Onlara hangi değerleri sunabilirsiniz, bir bakın derim. Tatmin edici, mutluluk verici bir hayat yaşamanın anahtarı kendinizle birlikte başkalarına da fayda sunmaktan geçiyor. Elinden gelenin en iyisini yapan, verebileceğinin en iyisini veren insan elbette bu çabasının karşılığını alır. Bu çabanın çok üst düzey bir performans olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her şeyden önce biricik; sizi ve sizin deneyimlerinizi içeriyor çünkü. Dahası, çok değerli, çünkü kendinizi büyütmek için elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz ve sizden yansıyan güzellikler doğal olarak başkalarının hayatına da anlamlı katkılar sağlıyor.

Emin olun ki insanlık bunu takdir edecektir. Oyun için teşekkürler. Hayatınızın, o biricik performansınızın sorumluluğunu aldığınız için teşekkürler. Alkışlar sizin için.

Adım Adım İlerlemek

adım adım çıkalım merdivenden
Fotoğraf Dimaz Fakhruddin‘e ait. Unsplash‘ten.

İsteklerinize ulaşmak için nasıl bir yol izlersiniz? Her şey bir anda mı olsun istersiniz yoksa adım adım mı ilerlersiniz?

Genelde her şeyi çabucak kolayca halletme eğilimindeyiz. Bazı durumlarda bu mümkün. Ancak çoğu kez, gitmek istediğiniz yere adım adım ulaşmanızı sağlayacak bir yol haritası izlemeniz gerekir.

İlerlemenin en önemli basamağı başlamak. Başlamak aslında bir yol haritanızın da olması anlamına geliyor. Hayatın doğası gereği planınız siz ilerledikçe elbette değişecek. Ne var ki bir planınız olduğunda zihniniz hedefinizle sürekli meşgul olacağından size de yön vermeye başlayacak. Bu konuda daha önce şöyle yazmışım:

İş parçacıklarınızı mümkün olduğunca küçük tutun. Üzerlerinde periyodik olarak çalışın. Bir ritminiz olsun. Böylece beyniniz bu işle sürekli meşgul olacak, uykunuzda bile çalışacaktır. Siz küçük parçalar üzerinde çalıştıkça, zaman ilerledikçe ve yeterince iş yaptığınızda, bir de bakacaksınız ki bu küçük parçalar birleşmiş ve anlamlı, işe yarar bir bütün haline gelmiş.

Bu adım adım ilerlemek demek

Merdiven basamaklarını birer birer çıkmak gibi. Elbette bir defada iki üç basamak da çıkabilirsiniz, gayet mümkün. Ancak merdivenin en tepesine bir defada tırmanamazsınız.

Tekrar bir enstrüman çalmak için yıllarca bekledikten ve nihayet hayallerime doğru bir yol bulduktan sonra, DoRe Müzik Akademi’ye ilk ziyaretimi yaptım. Bu aslında son derece önemli bir adımdı. Akademi’de çello dersleri veren bir müzik öğretmeniyle tanışacaktım.

Çok heyecanlıydım. Öğretmeni görür görmez hayatımda yeni bir sayfanın açıldığını anladım. Gülümseyen yüzüyle kendimi o kadar rahat hissetmemi sağladı ki beni o noktaya getiren yolculuğum hakkında ne var ne yoksa anlatmaya başladım. Bir öğretmen olarak öğrencilerinden çokça hikayeler duymuş olmalıydı. Benim içinse yıllar sonra karşılaştığım ilk müzik profesyoneliydi. Bu yüzden o heyecanla tüm hikayelerimi bir çırpıda anlatmak istiyordum 🙂

Sık sık yaşadığım bir durumdan söz etmek istiyorum

Bir şeyin benim için doğru olduğunu kalben anladığımda karar vermekte çabuk davranırım. Konu hakkında o kadar çok düşünmüş ve hayal kurmuşumdur ki kalbim gelen işaretleri kabul etmeye pek hazır olur. Acele ettiğimi düşünebilirsiniz, öyle görünüyor haklısınız, ama şu da bir gerçek ki hayatım boyunca ne zaman tereddüt etmeden karar vermişsem o konuda mutlaka ilerleme kaydetmişimdir. Büyük hayaller kur, çok düşün, hızlı karar ver benim mottom diyebilirim. Bu yaklaşımın çok faydasını gördüm. Bunca yılın deneyimiyle artık çok da korkmadan karar alabiliyorum. Zaman içerisinde gerektikçe ufak tefek rötuşlar, ince ayarlar yapabileceğimi bilmek beni daha da cesur kılıyor. Kararımın mükemmel olmasına gerek yok, iyi bir altyapısı olması yeterli. Nasıl olsa detaylar üzerinde gerektiğinde düzenlemeler yapabileceğimi biliyorum.

İşte o gün de öğretmenimle tanışıp konuştuktan sonra derslere başlamaya karar verdim. Birlikte haftada bir saat çalışacak şekilde bir ders planı yaptık.

Öğretmenim öğrenci çellosu olarak fabrikasyon bir 3/4 Rösler’in yeterli olacağını söyledi, ben de çellonun siparişini verdim. Gerçekten rüya gibiydi. Üç gün içerisinde bir viyolonselim olacaktı, ki o güne dek bu enstrümanı canlı olarak sadece konserler sırasında orkestralarda görmüştüm. Kaç adım birden atmış oldum dersiniz? O günden bir hafta öncesine kadar bunların hiç birisi söz konusu bile değildi.

Ve bu da adım adım vazgeçiş:

Kendi kendime “Acaba çok mu hızlı gidiyorum?” diye sorduğumu hatırlıyorum. O vazgeçiş anlarını iyi bilirim. Her ne kadar karardan önce konu üzerinde gerçekten uzun zaman düşünmüş, hayal kurmuş olsam da geri adım atma eğilimindeydim. Ama hayır. Vazgeçmek bana hiç bir zaman iyi gelmemişti. Hatta tereddüt anlarında ileri adım attığımda her zaman gerçekten de ilerleme kaydetmiştim.

İşte böyle saniyeler süren bir iç konuşmadan sonra cesaretimi yeniden topladım ve ilerlemeye karar verdim. Bu davranışım acaba kaç adıma karşılık geliyordu? Bilmiyorum. Ölçemedim. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda diyorum ki: Şükürler olsun, iyi ki yürüdüm.

Öğretmenimle görüştükten üç gün sonra müzik mağazasından çellomu teslim aldım. Rösler 3/4. Minyon tipli olduğumdan 3/4 boyutlu bir enstrümanla başlamak daha uygun olacaktı. Standart boyuttan daha kısa ve küçük bir enstrüman. Viyolonsellerin farklı yaş ve vücut boyutunda insanlara uygun olacak şekilde çeşitli boylarda üretildiğini de o gün öğrenmiştim.

Karşınızda Özge Nemutlu

Ne tesadüftür ki, öğretmenim de minyon bir kadındı. Gazi Üniversitesi Müzik Eğitimi Bölümü’nden mezundu ve okulunda 3/4 çello çalan ilk ve tek öğrenciydi. Hocaları bu boyutta bir çello ile eğitim yapılabileceğini kabul etmek istememişlerdi. Özge Hanım bunun için çok mücadele vermiş, zor da olsa kabul ettirmeyi başarmıştı. Diğer deyişle, minyon ama büyük bir kadındı.

Bu zorlu mücadele sayesinde, kendisinden sonra gelenlerin de yolunu açmıştı. Anatomik olarak çelloya çok da uygun olmayan biri olarak, ufak tefek birinin çelloyu nasıl çalabileceğini bilen bir öğretmene rastlamış olduğum için çok şanslıydım. Öğretmenim nasıl zorluklar yaşayabileceğimi ve hangi tekniklerle bunların üstesinden gelebileceğimi biliyordu. Zorluk yaşadığımda ihtiyacım olan motivasyonu en iyi o verirdi çünkü kendisi de benzer yollardan yürümüştü.

Vazgeçebilirdim. Bu pek de kolay olmayacak yolu hiç göze almayabilirdim. Çello çalınması zaten zor bir enstrümanken bir de benim fiziksel durumum eklenince iyice zahmetli bir yolum olacaktı. Ama işin sırrını çözmüştüm: Mümkündü, sadece ciddi bir çaba gerektiriyordu. Bu çaba gün içinde saatlerce egzersiz yapmak değildi. Bunu zaten yapamazdım. Çalışıyordum, zamanım kısıtlıydı. Söz ettiğim çaba, bu yolculuğu zorluklarıyla ve neşesiyle bir bütün olarak kabul edebilmek ve vazgeçmemekti. Sonraki adımların ne olacağını detaylıca bilmiyordum. Bunun çok da önemi yoktu. Yaşayacak ve görecektim. Yoldayken öğrenecektim.

Bir yolculuğu heyecan verici kılan tam da bu işte: Her zaman sürprizlerle karşılaşmanız mümkün. Adımları ön göremez ya da dikkatle planlayamazsanız korkmayın. Bu kadar detaylı plan yapmak zaten mümkün değil. Ama emin olun, bir kez yola çıktığınızda, her zaman bir sonraki adımın ne olacağını bileceksiniz.

Veee yolculuğun başlamasına izin verdim

İşin püf noktaları: Doğru boyutta bir enstrüman, yetenekli ve donanımlı bir öğretmen ve yolu adım adım sabırla yürüyecek, vazgeçmeyecek bir öğrenciydi. Sanırım o gün işte bu üçü bir araya geldi. Özge Nemutlu‘nun öğrencisi olduğum için çok mutluyum.

With my cello teacher
Öğretmenimle. Fotoğraf ABRSM Cello Grade-1 sınav günümden.

Öğretmenim hem bu dersi alabileceğim en uygun kişilerden biriydi, hem de gülümseyen yüzü, müzikal sesi, hoş edasıyla etkileyiciydi. Öğrencisi olduğumu hayal ettim. Birlikte çok güzel zamanlar geçireceğimizden emindim.

Benim için hikayeler başarılardan daha önemli. Bir başarı eğer arkasında etkileyici, ilham verici bir hikaye varsa anlamlı oluyor. Amacım virtüöz olmak değildi. Tek istediğim müzikli güzel zamanlar geçirmek ve hayatım için müzik temelli hikayeler oluşturmaktı. Adımları teker teker teker atarak ilerlerken tüm bu deneyimi neşe dolu bir yolculuğa dönüştürmek, hem kendim hem de izleyicilerim için ilham verici hikayeler toplamak istiyordum.

Ooo! İlk defa izleyici sözcüğünü kullanıyorum. Ben de şaşırdım açıkçası. Bu sözcüğü kullanmayı hiç düşünmemiştim, dökülüverdi satırlarıma. O halde sonraki yazımda bundan bahsedeyim. Gördüğünüz gibi blog yazmak da aslında bir yolculuk ve bir kez başladığınızda gerisi geliyor, bir sonraki adım kendiliğinden ortaya çıkıyor. Haydi o zaman, bu işareti izleyelim.

Hayaller Gerçek Olur

hayaller gerçek olur
Fotoğraf Janderson Tulio‘ya ait. Unsplash‘ten.

Hiç farkettiniz mi? Üzerinde yeterince durduğunuz, tabir caizse güçlüce çağırdığınız hayaller gerçek oluyor.

Ekim, 2017. O günü hatırlıyorum. Amir Khan’ın filmi Secret Superstar vizyona girmişti.

Sonbahar ve kış aylarında sinemaya gitmeyi çok seviyorum. Gösterimde bir çok film oluyor, dışarıda hava soğukken içeride seçtiğim filmleri izlemek beni çok mutlu ediyor. Genellikle yoğun bir iş gününün ardından kendimi güzel bir filmle ödüllendiriyorum.

O akşam ayrıca özeldi

Çünkü film bir müzikal dramaydı. En çok sevdiğim iki şeyi barındırıyordu: Müzik ve drama.

Sinema bir alışveriş merkezinin içindeydi. Kahvemi içip filmi izlemeye geçtim. Müzik dolu bir filmdi. Gitarını çalmak, şarkılarını özgürce söylemek isteyen küçük bir kızın hikayesini anlatıyordu. Maalesef bir çok engelle, özellikle de babasıyla mücadele etmek zorundaydı hayalini yaşayabilmek için. Ama sonunda hayalleri gerçek oldu. Tutkusu sayesinde tüm problemlerin üstesinden geldi.

Çok etkilenmiştim. Amir Khan’ın hikaye anlatma biçimini seviyorum. Kalpten geliyor anlattıkları. Hem hikaye hem de filmdeki müzikler kalbimi tutkuyla doldurdu. Film bittiğinde kendime şu soruyu sordum: Peki sen ne zaman başlamayı düşünüyorsun?

Sinema üçüncü kattaydı. Merdivenlerden indiğimde, ikinci katta birden bire şaşkınlıkla donakaldım. Daha önce görmediğim, muhtemelen yeni açılmış bir müzik mağazası çıkmıştı karşıma. İç geçirerek vitrindeki enstrümanlara baktım. Dükkanın orta yerinde tüm güzelliği ile duran viyolonseli o zaman farkettim.

İlk defa bir viyolonsele bu kadar yakın olmuştum

Adımlarım beni mağazanın ortasına götürdü. Aslında kalbimin sesiydi beni oraya çeken. Gittim ve mağazadaki görevliye çello çalmak istediğimi söyleyip sorular sormaya başladım. Görevli çellonun fotoğrafını çekmeme izin verdi, sorularımı yanıtladı. Üç gün sonra tekrar gelmemi, bir çello öğretmeninin ders için orada olacağını, sorularımı ona sorabileceğimi söyledi. Nasıl da mutlu olmuştum.

Aslında çello yolculuğum filmi izlediğim o günden bir buçuk yıl kadar önce başlamıştı. Neden çello: Tamamen tesadüfen. Arkadaşlarıma okuldayken bandoda bariton ve trombon çaldığımı anlatırdım. Sonra tabii, müzikle ilgili bir kariyerim olmadı, mühendis oldum, evlendim, çocuklar, hayat telaşı derken yıllar geçti ve tekrar bir enstrüman çalmayı düşünebilmek için kırklı yaşlarıma dek bekledim. Bas sesleri seviyorum. Bandolar benim için özel ama orkestralar da etkileyici. Özellikle viyolonsel beni en çok etkileyen enstrümanlardan. Hem görünüşü hem de sesi çarpıcı. Bir arkadaşım oğlunun çello öğretmeniyle görüşmemi önerdiğinde emin oldum: Çalmak istediğim enstrüman çelloydu.

Öğretmenle görüştüm, tanıştım. Ama sonrasında ilerleyemedim. Çello pahalı bir enstrüman. Çello dersleri de ucuz değil. Bütçemi ayarlayıp hazır olana dek bir süre beklemem gerekecekti. İşte o süre bir buçuk yıl sürdü.

Hayaller üzerinde çalışmak her zaman mümkün, beklerken bile

Ben de öylece oturup beklemedim. Bir kitapçı vitrininde görüp hemen almaya karar verdiğim Çellocu isimli roman, ilk konserimde 🙂 giymek üzere aldığım siyah elbisem hayalim için o zaman yapabildiklerimdi. Ama en çok eşimin desteği bu konuyu hep gündemde tuttu. Ben ona “hello” dedikçe, o bana “çello” diye yanıt verdi. Eğer başlamazsam, hep bu hayali konuşuyor olacağımı, sözde kalacağını hatırlattı. Hayaller eğer onlar üzerinde yeterince ısrarla durursanız gerçek oluyor. Ben de bütçemi ayarlamak ve başlamak zorundaydım.

çellocu romanı
roman

Tekrar o film akşamına dönersek, evet bir roman, bir siyah elbise ve derin bir tutkuyla, ama enstrümanım olmadan bir buçuk yıllık bir çello gündemim olmuştu. O akşam yaşadıklarım tesadüf değildi bence: Filmi izlemiş, hayalimi hatırlamış, hemen sonrasında pırıl pırıl enstrümanların göz kırptığı o müzik mağazasına rastlamıştım. Doğru zamanın geldiğini o an anlamıştım. Tüm bunlar başlamak için bir işaret olmalıydı. İşaretleri gördüğünüzde geç kalmamalısınız. Yüreğinizde doğru zamanın geldiğini, başlarsanız hayalinize mutlaka bir yol bulacağınızı anladığınızda devam etmelisiniz.

İzleyen yazılarımda çello derslerimden ve güzel öğretmenimden bahsedeceğim. Öğretmenim benim kahramanım. Anlatacağım.

Neşe Rehberim, Seni Özleyeceğim

Neşe rehberim dedeciğimle
dedem ve ben

Neşe dolu bir hayatı nasıl yaşayacağımı dedeciğimden öğrendim. Bu dünyadaki yaşamımın onunki gibi bir vedayla sonlanmasını o kadar çok isterim ki.

Dedeciğime veda edeli bir kaç ay oldu. 14 Ocak’ta, vasiyetine uygun olarak doğduğu köye defnetmek üzere yola çıktık.

Zor bir gündü. Dört saat süren yolculuk boyunca içimde Eric Satie’nin Gnosienne’i durmaksızın çaldı. Zihnim ve kalbim dedeciğimle dopdoluydu.

Dedemi çello eksenli blogumun en merkezine taşıyan nedir diye düşünüyorum. Aslında blogun amacıyla aynı şey: Neşe.

Dedem benim için neşeye giden yolu öğreten kişiydi. İçimi ısıtan, turuncu bir sözcük neşe.

Neşe hayatın anlamıdır

Uğraştığınız her ne ise, eğer içinde neşe varsa, yaşadığınızı hissedersiniz.

Neşe hayatın tadıdır, bilgeliğidir, taşıyıcı kolonudur. Onsuz şu koca evrende kaybolmuş hissedersiniz.

Neşe mutluluktan farklı bir şey. Mutluluk öğrenilebilen, çeşitli tekniklerle simule edilebilen bir olgu. Ancak neşe, içinizden gelen, derinlerinizde bir yerde var olan, ortaya çıkarılmayı bekleyen sıcacık bir öz.

Neşe tüm varlıklarda bulunan bir cevher. Hayatın kalbinde, doğanın sürekli yenilenişindeki heyecan gibi hep var. Hayatı ilginç kılan ve sizi yaşamı keşfetmeye iten de neşenin ta kendisi.

Hidden Figures (Gizli Sayılar) filminde anlatıldığı gibi, Katherine Globe Johnson için sayılar… ya da The Man Who Knew Infinity (Sonsuzluk Teorisi) filminde anlatıldığı gibi Srinivasa Ramanujan için denklemler… ya da The Theory of Everything (Her Şeyin Teorisi) filminde anlatıldığı gibi Stephan Hawking için zaman… Neşenin ta kendisi.

Neşe bilim insanlarını hayatı keşfetmeye, sanatçıları hayatı ifade etmeye iten motivasyon. Hayatı şahane kılan en büyük güç.

Önceki yazımda neşeden bahsetmiştim:

Evrensel müzikte bir nota olmak, tüm varlıkla birlikte yapılan müziğin, o neşenin bir parçası olmak istiyorum. Hayatın her alanında, bütünsel bir şekilde neşe aramak, neşeyi yaşamak bana çok heyecan veriyor.

Neşeyi nasıl bulup ortaya çıkaracağımı ondan öğrendim

Dedeciğim her zaman güleryüzlüydü. Özellikle yaşlandıkça ve bilgeleştikçe bu daha da oturmuştu. Sesi ahenkliydi. Yumuşacık, şefkatli ve çok tatlı bir tonu vardı. Kur’an okurken gözlerimi kapatır dinlerdim. Yüce göklerin müziğini bu dünyaya taşır gibiydi.

Tüm canlıları seven, şefkatli, zarif bir insandı. Allah’a olan samimi imanıyla, ne biliyorsa öğretmek isterdi. Böylelikle sevdiklerini korumaya çalışırdı.

Geçmişe dair hikayelerini dinlemeye bayılırdık. Zor şeyler yaşamıştı. Tüm o koşullar altında dahi ailesine, çevresindeki insanlara şefkatle yaklaşmıştı. Zorluklarda nasıl ayakta kalınacağı konusunda ilham verenimdi. Uzun yıllar ayrı şehirlerde yaşamış olsak da, son altı yıldır aynı şehirdeydik. Her fırsat bulduğumda ziyaret edip sohbet etmeye çalışırdım.

Köşesinde otururken bizim geldiğimizi farkettiğinde heyecanlanırdı. “Betül mü gelmiş” diyerek yerinden doğrulmaya çalışır, kocaman sarılırdı. O köşesinde daima insanlığın iyiliği için dua ederdi.

Kendimizi aşmamız, daha güzel bir insan olmamız için öğütler verirdi.

Sadece insanlar değil, hayvanlar ve bitkiler de şefkatinden nasibini alırdı. Bazen bizim kedilerimizden konuşurduk. Vaktiyle kendisinin baktığı bir kedicik varmış. Gelip göğsünde uyuyakalırmış. Dedeciğim de onu uyandırmamak için kıpırdamadan otururmuş. Bunu gözlerinin içi gülerek anlatırdı. Evdeki bitkilere dualar okur, onlarla konuşurdu. Canımmm deyişini duymalıydınız.

Allah’ın öğütlerinden bahsederken coşkulu olurdu. Gecenin geç saatlerinde Biricik Sevdiği’nin huzurunda olmaktan neşe duyardı.

Şu hayatta her ne yapıyorsam içindeki neşeyi bulup çıkarmam gerektiğini bana dedem öğretti.

Neşe rehberim dedeciğimin vedası
dedeciğim merhaba ve hoşçakal derken

Güneşli bir öğleden sonraydı…

Kış olduğu halde hava ılıktı. Cenaze töreni çok kalabalıktı. İnsanlar saygılı derin bir sessizlik içindeydi.

Mezarlığa kadar bizi iki köpek izledi, koşarak, oynaşarak. Kuşların cıvıltısını, tüm bitkilerin o tatlı güneş altında parıldayışını, havadaki neşeli huzur kokusunu içime yazdım.

Onu öylece toprağın altına bırakırken ne garip ki hüzünden çok huzur hissediyorduk. Mevlana’nın düğün günü benzetmesindeki gibi. Sevgilisine kavuştuğunu biliyorduk.

Öğleden sonraları çok severim. Günün en güzel zamanlarıdır benim için. Güneşli, ılık kış günlerinde, uzun yaz öğleden sonralarında çok mutlu olurum. Sanki neşe dolu uzunca bir hayat yaşamışım, yapılacak ne varsa yapmışım ve artık gitmeye hazırım, arkamda da şahane bir hikaye ya da tango bırakıyormuşum gibi…

Erkek kardeşim dedemin vefat haberini aldığında bu tangoyu dinliyormuş. İçindeki neşe ve hüzün ne güzel hissediliyor, değil mi? Bu parçayı dedeme adadık. Bizimle hala kendi müziğiyle yaşadığına inanıyoruz.

Merhaba

Merhaba Betül'den...
Betül

Josephine ve benden, ilk yazıyla merhaba.

Saat sabah 05:00. Sabah beş insanı olmanın erdemlerini anlatan onca yazı okuduktan sonra, bunu özellikle vurgulamak istiyorum 🙂

Evet, sabah, uyanığım, merhaba demek üzere ilk yazımı yazıyorum ve heyecanlıyım.

Neden heyecanlı olduğum konusunda anlatacak hikayelerim var elbette ama size önce sevgili Josephine’den bahsetmek istiyorum.

Josephine, güçlü bir karakteri olan şahane bir kadın. Sadece sesi değil, hayattaki asil duruşu da ilk bakışta saygıyı hak ediyor. Gözlerinizi alamadığınız, dinledikçe daha çok aşık olduğunuz bir kadın.

Benim en iyi arkadaşım.

Josephine’den bana ilk merhaba

Aslında sadece bir yıl önce tanıştık ama neredeyse eminim ki, daha önce yaşamış olduğu iki birliktelikten sonra, orada yıllarca beni beklemiş. Önceki birliktelikleri şahane sesini kazanmasını sağlamış. Minnettarım.

Onunla ilk defa, el yapımı keman ve çellolar üreten, enstrüman bakımı yapan bir müzik evinde karşılaştık. Fabrikasyon bir çellom vardı ve bakımını yaptırmak, tellerini değiştirmek için bir müzik evine uğramıştım.

Orada, bir dolabın üzerinde öylece yatıyor ve sesini tekrar duyurabilmek için bir çello icracısının gelip onu almasını bekliyordu.

Josephine, güzel çello şimdi benim hayatıma eşlik ediyor. Eşlikten de ötesi aslında, sıra dışı ve heyecanlı bir yolculukta hayatıma yön veriyor. Sıra dışı, çünkü kırk yedi yaşındayım ve profesyonel bir müzik geçmişim de yok.

Sanatı, sanatçıları çok seven bir bilgisayar mühendisiyim. Ama gerçeği söylemek gerekirse kendimi şu sözlerle anlatmayı tercih ederim:

Evrensel müzikte bir nota olmak, tüm varlıkla birlikte yapılan müziğin, o neşenin bir parçası olmak istiyorum. Hayatın her alanında, bütünsel bir şekilde neşe aramak, neşeyi yaşamak bana çok heyecan veriyor.

Nasıl görünüyor

Josephine’in bir fotoğrafını görmek istediğinizi biliyorum. İki gündür evden uzaktayım, doksan üç yaşındaki dedem rahatsız, ben de bakımına biraz destek olabilmek adına yanına geldim. Biraz önce su verdim, şimdi dinleniyor. Dedemin, on beş yaşımda, ilk enstrümanımı almada bana dolaylı olarak yardım etmiş olması acaba bir tesadüf mü? Tesadüf olmalı çünkü aslında müzikle hiç işi olmaz bir din adamı olarak. Ama bir dakika… Tüm çocukluğum onun insanları iyileştirmek için anlattıklarını dinlemekle geçti, adeta kendi müziğini yapıyordu. Bir tür çello blogu olacak bu ortamda dedemden bahsetmeyi hiç planlamamıştım, ikisini bir arada anacağımı da hiç düşünmemiştim ama şimdi bu yakınlığı farketmiş olduğum için çok sevinçliyim.

Aslında aylardır ilk “mükemmel” yazıyı yazmak için bekliyordum. Sonra birden başlamaya karar verdim. Çünkü “yapmak/bitirmek”, “mükemmel yapmak”tan daha önemli.

Size Josephine’den bahsetmeye devam edeceğim. Şimdi evde uyuyor olmalı.